MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’DAN “ADNAN OKTAR’DAN MİT’E PKK MEKTUBU” BAŞLIKLI TÜM HABERLERE TEKZİPTİR
BASINIMIZ KOMÜNİST DARWINİST İDEOLOJİNİN GEÇERSİZLİĞİ ANLATILARAK, ŞİDDETİ METOD EDİNMİŞ OLANLARIN İNANCI DEĞİŞMEDEN TOPLUMSAL HUZUR OLMAYACAĞINI ANLAMALIDIR
Başta Sözcü gazetesi olmak üzere birçok gazete ve haber sitesinde Müvekkil Adnan Oktar’ın, genel afla serbest bırakılması muhtemel PKK mensuplarının ideolojik eğitimlerini konu alan dilekçesi gündem yapılmıştır. Barış Pehlivan 02.01.2026 tarihli yazısında müvekkil Adnan Oktar’ın dilekçelerinin güya mahkemeleri yıldırdığını öne sürerek müvekkilin MİT ve diğer Devlet kurumlarına hitaben gönderdiği dilekçeyi konu edinmiştir. Barış Pehlivan’ın müvekkilin onlarca dilekçesi arasından, PKK mensuplarının anti Darwinist, anti komünist, anti materyalist ideolojik eğitimle ıslah edilmeleri gerektiği konulu dilekçesini gündeme taşıması kuşkusuz dikkat çekicidir. Müvekkilin bu önerisinin ne kadar haklı ve isabetli olduğunun da bir delili niteliğindedir.
Müvekkil Adnan Oktar’ın konuyla ilgili görüş ve düşünceleri şöyledir:
Sözcü gazetesi ve televizyonu başta olmak üzere, hemen hemen tüm kanallar uzun bir süredir yeni bir çözüm süreci kapsamında yaşanacak olası gelişmeleri haber yapmaktadırlar. Hemen her akşam saatlerce aynı konu hakkında konuşmakta, bir nevi “dert yanma” içerikli sohbetler yapmaktadırlar. Ancak hiçbir çözüm önerisi ortaya koyamamaktadırlar. Oysa PKK mensuplarının belli bir ideolojik eğitimle şiddeti yöntem olarak benimsedikleri, bu ideolojik eğitimle zihinlerine kazınmış bilgilerin yanlış olduğu bilimsel ve akılcı bir üslupla kendilerine gösterilmediği müddetçe de ellerindeki silahı bırakıyor görünseler dahi zihinlerindeki silahı asla bırakmayacakları çok açık bir hakikattir. Bu hakikati gören ve PKK ile mücadelede en baştan beri asıl olanın ideolojik fikri mücadele olduğunu anlatan müvekkil Adnan Oktar’ın bu düşüncelerini dile getirmesi ve dilekçeyle ilgili makamlara bildirmesi her şeyden önce vicdani bir sorumluluktur.
Dilekçe yazmak her vatandaşın sahip olduğu anayasal bir haktır. Vatandaşın dilekçesinde Devletin ilgili makamlarına her konuyu anlatma, izah etme ve bilgilendirme hakkı vardır. Kaldı ki müvekkil Adnan Oktar dünya çapında tanınan ve fikirleri etkili olan bir insan olarak toplumsal sorunlara, ülkemizin geleceği için hayati önem taşıyan konulara dilekçelerinde değinmemiş olsa belki bu bir eleştiri konusu olabilirdi. Ayrıca şunu da ifade etmek gerekir ki müvekkilin yargılandığı dosyalara sunduğu dilekçelerin tamamı savunması kapsamındadır. Sosyal konulardaki dilekçelerini doğrudan Devletin ilgili kurumlarına göndermekte, sonrasında yargılandığı dosyaya da Mahkemenin Sayın Makamına duyduğu saygı sebebiyle, bilgilendirme olarak sunmaktadır.
Müvekkilin yargılandığı ana dava dosyası ve bunun uzantısı olan diğer dosyaların temel isnadı müvekkilin inancı, ideolojisi ve yaşam tarzıdır. Müvekkilin Mehdiyet inancı, Kuran’ı yeterli görmesi, Darwinizm karşıtı faaliyetleri, PKK başta olmak üzere terörün ve şiddetin ideolojisine karşı ilmi çalışmaları, Filistin-İsrail barışı için yaptığı faaliyetler, kadınların özgürlüğü için girişimleri gibi sosyal yaşantıya dair eserleri, açıklamaları, konferanslar, televizyon yayınları, belgeseller ve bunlar gibi tüm çalışmaları doğrudan yargılamanın konusudur. Bu konularda müvekkilin kendisini Mahkemelere anlatması da savunmasının ayrılmaz bir parçasıdır.
2018’den bu yana ana dava dosyası iddianamesi, gerekçeli kararı, İstinaf Mahkemesi gerekçeli kararı, Yargıtay onama kararı, sözde örgütün devamlılığı dosyalarının iddianameleri, farklı suç duyuruları neticesinde açılan soruşturmaların iddianameleri de göz önünde bulundurulduğunda MÜVEKKİL ADNAN OKTAR HAKKINDA 30 BİN SAYFAYA YAKIN İDDİA VE İSNAT VARDIR. MÜVEKKİLİN SAVUNMALARI VE DİLEKÇELERİ BU 30 BİN SAYFANIN YÜZDE 1’İ BİLE ETMEMEKTEDİR. ON BİNLERCE SAYFALIK ALEYHTE İDDİALARIN BÜYÜK KISMINI MÜVEKKİLİN İNANCI, YAŞAM TARZI, DÜŞÜNCE YAPISI VE İLMİ ÇALIŞMALARI OLUŞTURMAKTADIR. MAHKEME HEYETLERİ MÜVEKKİLİ BASINDAN DUYDUKLARI KADARIYLA TANIDIKLARI İÇİN MÜVEKKİLİN FİKİRLERİ HAKKINDA MAHKEMEYİ BİLGİLENDİRMESİ SAVUNMASININ ÖNEMLİ BİR PARÇASIDIR.
ANCAK DAHA DA ÖNEMLİSİ, MÜVEKKİL VATANINA AŞIK, DEVLETİNE İTAATLİ, MİLLETİNİ ÇOK SEVEN BİR İNSANDIR. ÜLKEMİZİ VE İSLAM ALEMİNİ İLGİLENDİREN KONULARDA DÜŞÜNCELERİNİ DİLE GETİRMEYİ VİCDANİ BİR YÜKÜMLÜLÜK OLARAK GÖRMEKTEDİR. EĞER MÜVEKKİL, TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ İÇİN SON DERECE HAYATİ DÖNEMEÇLERDEN GEÇİLEN BİR DÖNEMDE HİÇBİR YORUMDA BULUNMASA ASIL ŞAŞIRILMASI GEREKEN BU OLURDU. BARIŞ PEHLİVAN’IN, MÜVEKKİLİN HER VİCDANLI İNSANIN GÖSTERMESİ GEREKTİĞİ DUYARLILIĞI GÖSTERMESİNİ YADIRGAMASI GARİPTİR.
İmamoğlu Davası gibi bazı siyasi dosyalarda ya da gazetecilerin yargılandıkları davalarda, hemen her sanık ideolojisini, düşüncesini, fikrini, çözüm önerilerini, toplumsal eleştirilerini rahatlıkla dile getirmektedir. Hatta öyle ki sadece dilekçeleriyle değil -kendileri cezaevinde olmaları, suç örgütü isnadıyla yargılanmaları ve yaptıkları örgütsel iletişim olarak nitelenip yasaklanabileceği halde- sosyal medya hesaplarından el yazılı notları yayınlanmakta, mektupları okunmakta, verdikleri siyasi mesajlar 80 milyon insan tarafından takip edilmektedir.
Müvekkil buna hiçbir şekilde karşı değildir. İnsanların duygu, düşünce ve inançlarını özgürce paylaşmalarından da mutlu olmaktadır. Kimseye bir kısıtlama getirilmesini asla istememektedir. Herkes avukatıyla dilediği kadar görüşmeli, fikirlerini ve düşüncelerini insanlara ulaştırabilmeli, mahkeme huzurunda da siyasi görüşlerini ve çözüm önerilerini ifade edebilmelidir. Ancak müvekkil Adnan Oktar söz konusu olduğunda tüm bu insani temel hakların bir anda suç ilan edilmesi vicdana da kanuna da uygun değildir.
Nasıl ki bugün Sözcü grubu gibi bazı medya, kendi fikirlerinden olan ve şu an tutuklu bulunan sol görüşlü siyasetçilerin, gazetecilerin, öğrencilerin ve diğerlerinin yazdıkları dilekçelerden ve avukatları ile dışarıya not göndermelerinden hiçbir rahatsızlık duymuyorlar ve bunun anayasal hak olduğunu söylüyorlarsa -ki doğrusu da budur- AYNI ANAYASAL HAKKA TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI OLARAK MÜVEKKİL ADNAN OKTAR DA SAHİPTİR.
Sol kesimin bir kısmının müvekkil Adnan Oktar’ın bu hakkını kullanmasından rahatsız olmalarının tek sebebi ise müvekkilin inancı ve yaptığı kültürel çalışmalarla komünizmi fikren yerle bir etmiş olmasıdır. Herkes gayet iyi bilmektedir ki, eğer müvekkil Adnan Oktar da kendi düşüncelerinden olsaydı, bu durumda en başta kendileri müvekkilin savunma hakkını savunur, gece gündüz yapılan hukuksuzlukları anlatır, kumpasın geçersizliğinin belgelerini ekranlarda tek tek ellerinde çubuklarla izah ederlerdi.
1. DEVLETİMİZ, DARWINİST MATERYALİST İDEOLOJİLERE KARŞI EN ETKİLİ FİKRİ MÜCADELEYİ VEREN MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN ÇÖZÜM SÜRECİ KONUSUNDAKİ TESPİTLERİNİN ÖNEMİNİN FARKINDADIR
Af çıkması ve son 40 yıldır askere, polise, Devletin tüm kurumlarına ve sivil vatandaşlara silah doğrultmuş bir örgütün mensuplarının vatandaşların arasına karışacak olması kuşkusuz son derece hayati ve önemli bir konudur. Müvekkil Adnan Oktar devletimizin aldığı kararların hikmetine güvenmektedir. Ancak Cumhuriyet tarihinin belki de en önemli dönemeçlerinden biri olan bu süreçte, gördüğü riskleri ve çözüm önerilerini dile getirmesi de vicdani bir sorumluluktur.
40 yıldır aldığı ideolojik eğitimle şiddeti kutsamış, her konuyu silahla ve şiddetle çözmeyi esas almış, insanı bir tür hayvan, tarihin gelişimini ise sınıfsal çatışma ve şiddetin ürünü olarak gören insanların zihinleri, algıları, görüşleri değişmeden toplumun içinde günlük hayata karışmasının nelere sebep olabileceğini tahmin etmek zor değildir. Nefretle yoğrulmuş, Devleti yıkmayı varlığının ana amacı haline getirmiş, bunun için de insan öldürmeyi olağan gören bir eğitimden geçmiş olan bu insanlar öğretmen, doktor, banka memuru, siyasetçi, bürokrat olarak toplumun içinde yer almadan önce fikirlerinin sağlıklı ve doğru hale gelmesi şarttır. Bu da ancak aldıkları Darwinist materyalist komünist eğitime karşı anti Darwinist anti materyalist anti komünist eğitimle mümkün olabilir. BU EĞİTİMİN ÜSTADININ DA MÜVEKKİL ADNAN OKTAR OLDUĞU KONUSUNDA TÜM DÜNYA HEM FİKİRDİR.
Müvekkil Adnan Oktar her zaman Devlet ile içiçe olmuş bir insandır. Yakın Türkiye tarihini bilenler ve iyi takip edenler müvekkilin ideolojisinin ve inancının hem ülke siyaseti hem de toplum sosyolojisi üzerindeki güçlü etkisinin farkındadır. Bugün Türkiye’yi yöneten, iktidar veya muhalefette olan, siyasetçi, aydın, gazeteci, yazar, akademisyen, kanaat önderi kime sorulsa en az birkaç tane Adnan Oktar kitabı okumuş, eserlerinden hazırlanan onlarca belgesel izlemiş, sergilerini gezmiş, konferanslarına katılmıştır. TÜM TÜRKİYE’Yİ ADETA DUVARLARI OLMAYAN BİR OKUL HALİNE GETİREN MÜVEKKİLİN KÜLTÜREL ÇALIŞMALARI SAYESİNDE ARTIK BU COĞRAFYADA DARWİNİZMİN D’Sİ, KOMÜNİZMİN K’SI, MATERYALİZMİN M’Sİ SON 20 YILDIR KONUŞULMAMAKTADIR. MÜVEKKİL DİNSİZLİĞİN FELSEFİ ZEMİNİNİ ORTADAN KALDIRMIŞTIR.
Nitekim Darwinizm’in kalesi ve üstadı kabul edilen isimler de bir bir bu yenilgiyi ikrar etmişlerdir.
Örneğin Evrim Teorisinin Türkiye’deki en önde gelen savunucularından biyoloji Profesörü Ali Demirsoy bu fikri yenilgileri karşısındaki çaresizliğini katıldığı seminer ve televizyon programlarında şöyle anlatmıştır:
Prof. Ali Demirsoy: ... (ADNAN OKTAR) BUGÜNE KADAR HİÇ KİMSENİN BAŞARAMADIĞI TEKNİK VE MÜKEMMELİYETTE KİTAP, KASET, VİDEO, VD. ARAÇLARINI KULLANARAK geniş bir kitlenin, özellikle eğitim yaşındaki insanların, çıkmaza sokulmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. BU DA BAŞARIYA ULAŞTI MI? BANA GÖRE ULAŞTI. Yapılan birkaç anketten biliyorum. Lise çağındaki öğrencilerin yüzde 70’ evrime inanmıyor; yüzde 50’si tehlikeli bir akım olarak görüyor, galiba yalnız yüzde 5’i evrim olabilir diyor. ÜMİDİN VAR MI DİYE SORARSANIZ? AÇIKÇA KUŞKULUYUM. (Prof. Ali Demirsoy, Biyoloji Eğitiminde Evrim Sempozyum’ndaki sunumundan, Türkiye’nin Evrimi Algılaması 3-4 Mayıs 2007)
Prof. Ali Demirsoy: Evrim kitabı yazmış, yıllarca Türkiye’nin en büyük üniversitesinde bu konuda ders vermiş saygıdeğer rahmetli bir hocamız, bir gün beni kimsenin olmadığı bir odaya çekerek, “Sana bir şey sormak istiyorum Aliciğim” dedi, “Buyur hocam” dedim; “SEN GERÇEKTEN EVRİMLEŞME OLDUĞUNA İNANIYOR MUSUN?” dedi. “Sizin kuşkunuz var mı hocam” dedim. “YILLARCA BU DERSİ VERMİŞ VE KİTABINI YAZMIŞ OLMAMA RAĞMEN, BEN PEK İNANMIYORUM” dedi.
O AN, İŞİMİZİN ÇOK ZOR OLDUĞUNU FARK ETTİM…. Bırakın öğrencileri, Evrim Teorisi dersi veren hocalarımızın dahi düşüncelerini değiştiremedim. Nitekim üniversitelerde yapılan bir araştırmaya göre; öğrencilerin yüzde 70′i evrime inanmıyor, yüzde 20’si yetersiz buluyor; ancak yüzde 5’i inanıyor. (Ali Demirsoy’un Geo Dergisinde 2009 Yılında Yayınlanan Bir Röportajı)
Ankara Üniversitesi Antropoloji Ana Bilim Dalı Prof. Erksin Güleç de yenilgiyi itiraf eden Darwinistlerdendir:
Prof. Erksin Güleç: Bir ankete göre TÜRKİYE’DEKİ BİYOLOJİ VE FEN ÖĞRETMENLERİNİN YARISINDAN FAZLASI EVRİM KURAMINI YA TAM OLARAK YA DA HİÇ BENİMSEMİYOR. BU SİZCE TEDİRGİN EDİCİ Mİ?" sorusuna şöyle cevap verdi: "SİNİR BOZUCU!” (Prof. Erksin Güleç , Hürriyet gazetesi, 14 Ocak 2007)
Genetik bilimi uzmanlarından Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk "Evrim Kuramı'nın Günümüzdeki Konumu" başlıklı konuşmasında 1980’lerden itibaren yani müvekkil Adnan Oktar’ın ilmi mücadelesine başladığı 1979’dan sonra evrim teorisinin Türkiye’de hızlı bir düşüşe geçtiğini söylemiştir:
Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk: "Yıllarca üniversitelerde genetik bilimi hakkında dersler verdim. Şunu gördüm ki... Darwin, bir bilim adamı olarak görülmüyor. Öğrenciler, Darwin’in şarlatan ve din düşmanı olduğunu düşünüyor.... Öğrenciler, (evrim) kuramla ilgili sorduğum sorulara çok güzel, yerinde cevaplar vermiş olsa da yazdıkları cevaplara inanmazlardı. Evrim kuramı ile ilgili her şeyin saçma olduğunu düşünürlerdi. 80'DEN SONRA BÖYLE DÜŞÜNEN ÖĞRENCİLERİN SAYISI ARTTI... GEÇMİŞTE EĞİTİM SİSTEMİMİZDE DARWİN'E KARŞI BU KADAR TEPKİ YOKTUR. TEPKİNİN YOĞUNLUĞU 1985 YILINDAN İTİBAREN ARTMIŞTIR... Biyologdan tutun, kadın doğumculara kadar üniversitelerde evrim kuramını anlatan kişiler var. Bu kişiler evrim kuramını yeteri kadar bilmedikleri gibi, kabul de etmiyorlar."
Evrimsel biyolog ve genetikçi Prof. Dr. Deniz Ergi Özsoy da Türkiye’de evrim karşıtlığının öncüsünün müvekkil Adnan Oktar’ın fahri başkanlığını yaptığı BAV olduğunu anlatırken Darwinistlerin en ağırlarına giden hususu dile getirmekten kendini alıkoyamamış ve terörün ideolojisinin Darwinizm olduğu gerçeği ile yüzleşmiştir:
Prof. Dr. Deniz Ergi Özsoy: 1990’ların ortalarından sonlarına doğru olan süreçte şöyle kritik bir durum var Türkiye’de. EVRİM KARŞITLIĞI TÜRKİYE’DE ÇOK YÜKSELMEKTEYDİ. O ZAMAN BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI VARDI ŞİMDİ YARATILIŞ ATLASI GÖNDEREN KURULUŞ VAR YA. 1’er sayfalık broşürler bunların Türkiye’deki her yere fakslandığını düşünün. Bir tanesinde şöyle hiç unutmuyorum Doğu Anadolu’daki terörün ideolojisi Darwinizm’dir diye.
Darwinizm’in Türkiye’deki en önde gelen savunucularından Prof. Dr. Alaeddin Şenel de müvekkil Adnan Oktar’ın anti Darwinist kültürel faaliyetlerinin etkisini itiraf edenlerdendi:
Prof. Dr. Alaeddin Şenel: BAV VAKFI VE ONUN BÜTÜN ÜRÜNLERİNE İMZASINI ATAN HARUN YAHYA EVRİM ALDATMACASI DİYE BİR BROŞÜRLE BAŞLADI BU İŞE. Sanıyorum bu broşür milyonlarca baskı yaptı, parasız. Her yerde zebil gibi satılıyordu. Sadece Evrim Aldatmacası ile kalmadı, daha sonra bunu başka yapıtlar ve en önemlisi de fosillerle ilgili bir Atlas. Son derece pahalı ve lüks.
Müvekkil Adnan Oktar’ın dev eseri Yaratılış Atlası’nın Avrupa’ya ulaşmasının ardından Avrupa Konseyi hazırladığı raporunda “İki yüz yıldır sabırla inşa ettiğimiz her şey (yani Darwinist materyalist dünya düzeni) yıkıldı” sözleri bu gerçeğin teyidi niteliğindedir.
Yaratılış Atlası’nın tüm Avrupa’da dağıtılıp okullara girmesinin ardından, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi Kültür, Bilim ve Eğitim Komisyonunun hazırladığı “Eğitimde Yaratılışçılığın Tehlikeleri” Başlıklı 104 maddeden oluşan raporda, 47 üye ülkenin YARATILIŞ DÜŞÜNCESİNE KARŞI HAREKETE GEÇMESİ TALEP EDİLMİŞ ve Avrupa’nın büyük bir tehlike altında olduğu öne sürülmüştür.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi Kültür, Bilim ve Eğitim Komisyonunun Yaratılış Atlası hakkında hazırladığı 08.07.2007 tarihli rapor Doc.11297 sayılı belge olarak kendi sitesinde yayınlanmıştır.
Avrupa Konseyi Basın toplantısında ise Lüksemburglu politikacı Anne Brasseur, basın toplantısında Yaratılış Atlası’nı kaldırıp gazetecilere göstermiş ve Darwinistlerin yaşadığı yenilgi paniğini uzun uzun anlatmıştır:
Kendisini Darwinistlerin uluslararası lideri olarak gören İngiliz biyolog ve yazar Richard Dawkins de yenilgiyi itiraf edenlerdendir:
Richard Dawkins: Modern Türkiye’nin büyük bir sorunu var. BU DİKKAT ÇEKİCİ BİR ŞEKİLDE BAŞARILI BİR YAZARDAN (ADNAN OKTAR) KAYNAKLANIYOR. İsmini söylemeyeceğim. Reklam yapmak istemiyorum. Ama o bir kitap yazdı, yaratılışçı kitaplar (YARATILIŞ ATLASI). Kim bilir kaç dile çevirmişler ve bunlar ücretsiz bir şekilde bütün dünyadaki biyoloji öğretmenlerine her dilde ücretsiz dağıtıldı. Bir biyoloji departmanına giriyorsunuz, bir biyoloji öğretmeninin ofisine giriyorsunuz ve böyle kocaman kitaplar görüyorsunuz, Türkiye’den gönderilmişler. Kitaptaki resimler güzel bir şekilde resmedilmişler. Sol tarafta bir fosil var ve sağ tarafta da modern bir hayvan var. Her durumda şunu söylüyor, “Bu fosile bakın ve modern hayvana bakın. Gördüğünüz gibi bunlar aynı, bu yüzden evrim yaşanmamıştır.”
Türkiye’nin en önde gelen evrimcilerinin itiraf ettiği ve yurt dışında da açık ikrarla dile getirilen evrimcilerin yenilgisinin tek sebebi müvekkil Adnan Oktar’dır. Yıllarca bilimi dışlayan, “Evrim ne ki” cehaleti içinde olan, “Maymundan geldiysek niye şu anki maymunlar insana dönüşmüyor” gibi acz içindeki bir mantıksızlıkla Darwinizm’e karşı durmaya çalışan, bu yüzden de Darwinistlerin kolayca yenilgiye uğrattıkları muhafazakarların yerine;
- Demagojiden uzak
- Bilimsel delille konuşan
- Akılcı ve tutarlı bilgiler ortaya koyan
- Kaliteyi ve sanatı esas alan müvekkil ADNAN OKTAR’IN İLMİ ÇALIŞMALARIYLA KARŞILAŞINCA ŞOK YAŞAYAN DARWINİSTLER ARTIK YENİLMİŞLERDİR.
Adnan Oktar Davası kumpası ise bu yenilgiyi hazmedemeyen bir kısım komünist solcular ve komünist sağcıların İngiliz derin devletinin yönlendirmesiyle ittifak etmesinin ürünüdür. Fikri yenilgilerinden kaynaklanan öfkeyle bu kumpasa alt yapı sağlamışlar, kamuoyu algısı oluşturma görevini üstlenmişlerdir.
Elbette yukarıda ismi geçen profesörler veya yazarlar bir kumpasın parçası değildir. Ancak bu beyanlar komünist çevrelere hakim olan “Adnan Oktar öfkesi”nin temelini göstermesi açısından önemlidir. Her iki çevre içine de yerleştirilen derin devlet elemanları bu öfkeyi körüklemişler ve onlar da farkında bile olmadan hukuksuzluğu, kumpası, karanlık yöntemleri destekleyen propagandaların öncüsü haline gelmişlerdir. Bir süre sonra da savunuculuğunu yaptıkları hukuksuzluklar adım adım kendilerini kuşatmıştır. Bu nedenle müvekkil yıllardır ısrarla derin devletin bu yöntemine karşı uyarılar yapmaktadır. Bu da yine müvekkilin vicdanının, sağduyusunun, duyarlığının, insan ve vatan sevgisinin güzel bir yansımasıdır.
BU İKRARLARIN GÖSTERDİĞİ ÖNEMLİ BİR DİĞER GERÇEK İSE; MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’IN ETKİ GÜCÜDÜR. Müvekkil bunu kişisel bir başarı olarak görmemektedir. Allah için samimi olarak tüm ömrünü vakfetmiş olmasının güzel bir karşılığı olarak Allah’ın lütfu ve nimeti olarak görmekte ve şükretmektedir. Müvekkilin samimi, doğal, candan, bilimsel ve akılcı üslubu insanların hem aklının hem de ruhunun doğruyu kabul etmesine vesile olmaktadır. Allah bu meziyeti Kuran’da hikmet olarak isimlendirmiş ve (Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız) Bakara Suresi’nin 269. ayetinde, “Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir…” diye buyurmuştur.
Bu sebeple müvekkil PKK mensuplarının eğitilmesi ya da kadına şiddetin sona ermesi, toplumdaki sevgisizliğin giderilmesi, İsrail-Filistin barışının sağlanması, ülkemizin içine düştüğü açmazların sona erdirilmesi gibi konularda “Ben bunu yapabilirim” dediğinde samimiyetine ve Allah’ın samimi olanları mutlak olarak etkili kılacağına olan imanına güvenmektedir.
2. MİT’İN MÜVEKKİLİN GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİNDEN FAYDALANMASI YENİ BİR GELİŞME DEĞİLDİR
Müvekkil Adnan Oktar’ın Mahkeme beyanlarında da ifade ettiği üzere, müvekkil her zaman Devlet ile içiçe olmuş, bilinen bilinmeyen birçok Devlet hizmetinde bulunmuştur. Müvekkil Adnan Oktar’ın Darwinizm’i çökerten kitapları Devletimiz’in en üst düzey makamları tarafından da takdirle karşılanmış ve okullarda anlatımlarına yer verilmiştir. “Kızıl Elma” olarak da bilinen ve müvekkil tarafından savunulan İslam Birliği ülküsü Devletimizin adı konulmamış milli ideolojisidir. Modern, aydınlık Kuran Müslümanlığı inancı da Devletimiz tarafından benimsenmiş, desteklenmiş ve desteklenmeye devam edilmektedir.
Müvekkilin 40 yıllık ilmi mücadelesinin ürünü olan inanç, zihniyet ve ideoloji Devletimiz’in tüm kurumları tarafından şu an fiilen hayatta tutulmaktadır. Müvekkilin kendisi cezaevinde olabilir ama fikirleri tüm Anadolu’nun sinesine ve Devletimiz’in her kademesine bir daha silinmesi mümkün olmayacak şekilde işlemiştir.
Üniter devlet yapısına, Atatürk milliyetçiliğine, laiklik ve demokrasiye karşı olan bir kısım derin devlet yapılanmasının şu anki kumpası müvekkilin Devletimize ve kurumlarına olan sadakatini zerre sarsmadığı gibi, müvekkil Adnan Oktar her zaman Devletimizin bir hikmetle hareket ettiğine güvenen bir anlayıştadır. Arkadaşlarına da hep bu terbiyeyi aşılamıştır.
Müvekkil Adnan Oktar’ın fikri çalışmalarının Devletimiz’in tüm kurumları tarafından takdirle karşılandığı sol ideoloji tarafından da sık sık dile getirilen, bilinen bir gerçektir. Hatta PKK Terör Örgütü Elebaşı Abdullah Öcalan da 2001 yılında yazdığı “Oligarşik Cumhuriyet Gerçeği” isimli kitabında bu gerçeği dile getirmiş, müvekkil Adnan Oktar’ın ilmi çalışmalarının etkisini itiraf etmiştir:
“Tepede de MİT’in Türk oligarşik yapısının emrindeki din adamları vardır. Hem de filozofça din adamlarıdır bunlar. Osmanlı sultanlarında da tarih boyunca yol gösterenler din adamları değil miydi? Şimdi de rejimin saldırılarına yol gösterecek din adamları vardır. MESELA O ADNAN HOCALAR NASIL ORTAYA ÇIKARILDI?”
Öcalan tarafından dile getirilen bu gerçek, uzun yıllardır gizli ve açık görevlerde bulunan Devletimizin akil insanları tarafından da çok iyi bilinmektedir. Müvekkilin “PKK mensuplarının eğitilmesi gerektiği” yönündeki tespiti hakkında gerek konuyu ilk yazan Barış Pehlivan’ın üslubu gerekse kimi haber sitelerinin kendilerince kullandıkları alaycı üslup ise için için bu gerçeğin farkında olmalarından kaynaklanan psikolojik bir taktiktir.
Şunu da tekrar ifade etmek gerekir ki, müvekkil sadece ülkemizde değil dünya çapında fikirleriyle etki uyandıran bir insandır. Türkiye’nin, Cumhuriyet tarihinin belki de en zor dönemlerinin birinden geçtiği günümüzde, başta yakın çevremiz olmak üzere İslam alemi binbir felaket yaşarken, insanların mutluluğunu ve huzurunu elinden alan manevi felaketlere karşı müvekkilin sessiz kalması düşünülemez. Allah Kuran’da Müslümanlara fitne kalmayıncaya yani acılar, zulümler, adaletsizlikler, şiddet, fakirlik, eşitsizlik, sevgisizlik son buluncaya kadar ilmen mücadele etmelerini farz kılmıştır:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız
Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah'ın oluncaya kadar onlarla mücadele edin. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir. (Enfal Suresi, 39)
Müvekkil dilekçelerinde bu düşünce ve niyetle sosyal konuları da ele almaktadır. Dindar bir Müslüman olan müvekkil Adnan Oktar’ın farz olduğunu düşündüğü konularda fikirlerini beyan etmesi de anayasal olarak inanç ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.
Tüm yanlış yayıncılık anlayışına rağmen müvekkil Adnan Oktar bir kez bile Barış Pehlivan ve arkadaşlarının susturulmasını, engellenmesini aklından bile geçirmemiştir. Tam tersine alabildiğine özgür yayın yapabilmelerini savunmuştur. Maalesef Barış Bey özgürce konuşmayı sadece kendilerine hak görmekte, müvekkil ve arkadaşlarının en temel vatandaşlık hakkı olan dilekçe yazma hakkının dahi engellenmesi için başlatılacak bir yaygaranın öncüsü olmaktadır.
SONUÇ OLARAK, MÜVEKKİLİN ANAYASAL HAKLARININ ELİNDEN ALINMASI BAZI KESİMLER İÇİN SEVİNÇ VESİLESİ OLMAMALIDIR, ZİRA SAVUNDUKLARI HUKUKSUZLUK BİR GÜN KENDİLERİNİ DE BULABİLİR.
Müvekkil demokrat, laikliği savunan, kadınların özgürlüğünü hayati gören, sanatı ve sanatçıyı destekleyen, bilimden yana olan ve insanların alabildiğine özgür yaşamasını isteyen bir anlayışa sahiptir. Bazı sol görüşlü yazarlar ise, sadece kendi kalıplarına uyanları kapsayan bir özgürlükten bahsetmektedirler. Oysa herkesi aynı kalıba sokmanın adı özgürlük değildir. Hukuk ve adalet de yalnızca kendisi ya da kendisi gibiler için savunulan erdemler değildir. Yalnız kendisi gibi düşünen, yaşayan, inananlar için hukuk ve adaleti isteyenlerin tutumu çok çirkin bir samimiyetsizliktir.
Bugün Türkiye’nin içine düştüğü açmazlara, başta bir kısım sol basın olmak üzere birçok çevrenin şikayet ettiği tüm hukuksuzluklara bu samimiyetsizlik zemin hazırlamıştır. Bu samimiyetsizliği tüm yönleriyle tespit eden derin devlet önce bir kısım çevrelerin içindeki öfkeyi kullanarak hukuksuzluğu olağanlaştırmış, sonra da olağanlaştırdığı yöntemlerle tüm kesimleri ezmeye yönelmiştir.
Aşağıda sadece birkaç örneğini sıraladığımız bu ikili tutumun değişmesi ve son bulması gerektiğini kanaatimizce tüm vicdanlı insanlar görmektedir. “Böyle başladık böyle gider” yaklaşımını bir kenara bırakıp dürüst ve adil bir yayın anlayışını benimsemek için hiçbir zaman geç değildir.
- İmamoğlu dosyasında bazı basının gizli dosyaları çarşaf çarşaf yayınlamasını eleştiren sol basın günlerce müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının gizli dosyalarındaki ispatsız, yargılamada yalan olduğu açığa çıkan isnatları yayınlamıştır.
- Üstelik bu yalanlara dayanarak hüküm verip, değil yargılama bitmeden daha başlamadan müvekkil ve arkadaşlarını silahlı suç örgütü ilan etmişlerdir. Şimdi ise farklı farklı soruşturma dosyalarında “Masumiyet karinesi neden ihlal ediliyor?” diye feryat etmektedirler.
- Daha soruşturma tamamlanmadan el birliğiyle müvekkil ve arkadaşlarının suç örgütü ilan edilmesini destekleyenler bir sabah kendileriyle aynı görüşte olan insanların suç örgütü şemalarının yayınlanmasıyla güne başlar hale gelmişlerdir.
- İmamoğlu dosyasında etkin pişman ifadelerine güvenilemeyeceğini, “İftira at kurtul” düzeni kurulduğunu günlerce anlatan bu çevreler, 2018’den bu yana Adnan Oktar Davası dosyasında cezaevinden kurtulmak için yalan söyleyen etkin pişman ve müşteki beyanlarını sayfalarında ve ekranlarında doğru delil gibi yansıtmışlardır.
- Bu yalan beyanlar dışında dosyada hiçbir delil olmadığını göz ardı etmişlerdir. Kendileri gibi düşünenler söz konusu olunca etkin pişman beyanlarını iftira müsveddesi, müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşları söz konusu olduğunda tartışılmaz mutlak doğru olarak kabul edip paylaşmışlardır.
- Sayın İmamoğlu’nun avukatı iddianamedeki çelişkileri ortaya çıkardıktan sonra tutuklanınca, “Savunma baskı altına alınıyor” diye günlerce yayın yapmışlardır. Adnan Oktar Davası dosyasında avukatlar sadece mesleklerini yaptıkları için linç edildiğinde, tutuklandığında, ofislerine operasyon yapılıp savunma evraklarına el konulduğunda ise var güçleriyle bu hukuksuzluğu savunmuşlardır.
- İmamoğlu dosyasında Masak Raporu’ndaki yanlışları tablolar haline getirip madde madde günlerce anlatanlar, Adnan Oktar Davasında mali raporlarda 6 liranın 6 milyon lira gösterildiği gerçeğini halktan gizlemiştir. Müvekkilin arkadaşlarının ailelerinin şirketlerine hatta emekli maaşlarına dahi örgütsel gelir diye el konulurken adeta sevinç duymuşlardır.
Daha sayfalarca sıralayabileceğimiz ve bugün yaşandığı için birçok insanın canının yandığı hukuksuzlukların hepsini tek tek Adnan Oktar Davası dosyasında destekleyenler ve bunlar yaşanırken halka “Olması gereken bu” telkini yapanlar bugün yaşananların mimarlarıdır.
Şunu da ifade etmek gerekir ki, Allah’ın kaderinin işleyişini bilmeyenler her şeyin müminler için hayır olduğu sırrını da anlayamazlar. Her satır her harf kaderde sonsuz öncede müminlerin lehine olacak şekilde Allah tarafından yaratılmıştır. Her yazıyı Allah yazar. Her yorumu Allah yapar. Hepsini müminlerin lehine yapar. Bu Allah’ın müminlere has özel bir nimetidir. Kader samimi, iyi, dürüst, vicdanlı Müslümanların mutlak zaferi ve başarısıyla yaşanmış ve bitmiştir. Bu kader akışında bazı kişiler iyilikleriyle bazı kişiler de kendilerince aleyhte faaliyetleriyle Müslümanların kaderinin bir parçasıdır. Her ikisinin ortak noktası, her ikisi de hayra hizmetle görevli olmalarıdır.
Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine arz ederiz. 02.01.2026
0 Yorumlar