Son Yayınlar

6/recent/ticker-posts

Av. Mehmet Pehlivan’ın Yargı Silahı Kitabında Anlatılanların Hepsi ve Fazlası Adnan Oktar Davasında Yaşanmıştır -1-

İBB Davası kapsamında yargılananlardan biri olan Sayın Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan gerek yaptığı savunma gerekse cezaevinden yayınladığı kitap ile kamuoyunda gündem olmuştur. Av. Mehmet Pehlivan’ın “Yargı Silahı” isimli kitabında ve savunmasında yer verdiği bilgiler Adnan Oktar Davası ile İBB Davası arasında onlarca benzerlik olduğunu göstermektedir. Bu benzerlikler, müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarına yapılan operasyonun ilk gününden itibaren yaşanan hukuk ihlallerinin, Türkiye’de sistematik hukuksuzluğun kapısını açan ilk olay olduğunu ortaya koymaktadır. Bazı kesimlerin nasıl bir hukuk vahameti yaşandığını o tarihlerde anlayamamış olması, bazı kesimlerin ise sırf müvekkile duydukları ideolojik husumet nedeniyle bu hukuksuzlukları desteklemeleri bugün Türkiye’yi adaletten ve refahtan uzak hale getirmiştir.

22.04.2026 tarihinde, Marmara Ceza İnfaz Kurumu Yerleşkesinde yer alan duruşma salonunda, İBB Davası’nın görülen celsesinde tutuklu Av. Mehmet Pehlivan’ın sorgusu yapılmıştır.

Av. Mehmet Pehlivan mahkeme heyeti huzurundaki ifadesinde özetle;

  • Yargılanan sanıkların birlikteliğinin TCK’da tanımlanan suç örgütü kapsamına girmesinin mümkün olmamasına rağmen hukuk dışı bir yorumla suç isnat edildiğini,
  • Soruşturma kapsamında elde edilen yegâne delillerin soyut beyanlardan ibaret olduğunu,
  • Aslında gerçek “örgütlü suç” kapsamında hareket eden kişilerin, kendilerini hapisten kurtarabilmek adına yalan beyanlara başvuranlar ve onları bu şekilde davranmaya mecbur bırakanlar sayılması gerektiğini,
  • İddianamede kullanılan suç isnatlarının dedikodulara, şahsi husumetlere, özel hayata dair magazinsel bilgilere dayandırıldığını, iddia makamının somut deliller elde etmek yerine, karşısındakileri suçlu gösterebilmek adına bu tarz hukuk dışı soyut verileri kullanmaktan çekinmediğini,
  • Kişilerin birlikte maç izlemesi, tatilde bir araya gelmesi, çay ikramı ya da market alışverişi gibi, günlük hayattaki en basit ve doğal hareketlerinin dahi suç örgütü faaliyeti olarak yorumlandığını, böylece günlük hayatın olağan akışının ceza hukuku kurgusuna dönüştürüldüğünü, iki kişinin barıştırılması için yapılan bir konuşmanın “örgütel talimat örneği” olarak iddianameye girdiğini,
  • Kanunun açık emrine rağmen lehe delillerin hiçbirinin iddianameye dahil edilmediğini,

beyan etmiştir.

Av. Mehmet Pehlivan’ın Mahkeme Heyeti karşısındaki bu ifadesi, noktasına virgülüne dahi dokunmadan, Adnan Oktar Davası sırasında herhangi bir sanık tarafından kullanılabilirdi. Zira, iki dava arasındaki hukuk ihlallerinin benzerlikleri şaşırtıcı bir boyuttadır. Bu benzerlikler, kanunları hiçe sayarak karalama ve yalanlarla insanların suçlu ilan edilmesi yönteminin tek bir odak tarafından belirlenmiş taktik ve yollarla uygulandığını ortaya koymaktadır. Bu odak bir derin devlet yapılanmasıdır. Müvekkil, Devletimizin bu derin yapılanmasından son derece rahatsız olduğunu görmekte, tüm kurumların ve milletimizin vicdani bir şuurla durumu değerlendirmesi gerektiğine inanmaktadır.

Av. Mehmet Pehlivan 22.04.2026 tarihli sorgusunun devamında, Latin Amerika ülkelerinde yaşanmış olan bazı siyasi davalara atıfta bulunmuş, bunlarda yaşanan hukuksuzlukların “Lawfare” yani “Yargı Silahı” olarak adlandırıldığını açıklamıştır.

Av. Mehmet Pehlivan “Yargı Silahı” konusunda cezaevinde tutulduğu süreçte araştırmalar yapmış ve hatta aynı isimli bir kitap kaleme almıştır.

Av. Mehmet Pehlivan’ın kitabı incelendiğinde, Latin Amerika ülkelerinde yakın tarihte yaşanmış bazı hukuksuz uygulamaların İBB Davası ile benzerlikleri dikkat çekmektedir.

Ancak daha ilginci, aynı benzerliklerin birebir Adnan Oktar Davası’nda ortaya çıkmış olmasıdır. Kitaptan bazı bölümleri alıntıladığımızda, bu benzerliklerin neler olduğu hemen görülmektedir.

1. MÜVEKKİL ADNAN OKTAR’A DÜZENLENEN OPERASYONUN DA TEK SEBEBİ ETKİLİ KÜLTÜREL MÜCADELESİ VE HALK NEZDİNDEN ÇOK SEVİLİYOR OLMASIDIR

YARGI SİLAHI KİTABI, SAYFA 27

Yargı silahının yalnızca seçimle iş başına gelmeye çalışan “profesyonel politikacılara” karşı değil, aynı zamanda “toplumsal hareketlerin liderlerine” karşı da işletilen bir yok etme aracı olduğu görülmektedir.

Adnan Oktar Davası süreçlerinde ortaya çıkan olağanüstü hukuksuzluklar, derin devlet bağlantılı bir karanlık yapılanmanın, her ne pahasına olursa olsun Adnan Oktar ve arkadaşlarını kendilerince etkisiz hale getirmeyi amaçladıkları izlenimi uyandırmıştır. Ne var ki, amaçlarının tam tersine müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının manen, imanen ve fiziken eskisinden çok daha fazla güçlenmelerine vesile olmuşlardır.

Adnan Oktar 50 yıldır büyük bir ilmi ve kültürel mücadele yürüten, tüm hayatını Kuran ahlakını tebliğ etmeye vakfetmiş bir fikir insanıdır. Tebliğ çalışmaları ve düşünceleri zaman içinde çok geniş kitlelere ulaşmıştır. Türkiye’de Harun Yahya mahlası ile yayınlanmış kitaplarını okumamış bir siyasetçi, akademisyen, bürokrat, gazeteci ve aydın yoktur. Başbakanlar, parti başkanları, milletvekillerinin kütüphanelerinde her zaman Harun Yahya kitapları yerini almıştır. Dahası bu sevgi ve ilgi başta İslam coğrafyası olmak üzere tüm dünyaya da yayılmıştır. Müvekkil Adnan Oktar’ın samimiyetine Allah’ın güzel bir karşılığı olan bu başarılı kültürel çalışmalarının bir kısmını sıralamak gerekirse;

  • Gerek Türkiye’de gerekse dünya çapında 5000’den fazla konferans düzenlenmiş,
  • Adnan Oktar’ın kaleme aldığı 300’den fazla kitap basılmış,
  • Bu kitaplar 73 yabancı dile çevrilmiş ve 100’den fazla ülkede kitapçılara erişmiş,
  • Sadece Türkiye’de yaklaşık 30 milyon kitap satılmış ve en az bu kadar daha kitap ücretsiz olarak hediye edilmiş,
  • Bu kitapların dijital kopyaları internet üzerinden milyonlarca kez ücretsiz olarak indirilmiş,
  • Adnan Oktar’ın makaleleri 47 ülkede 242 gazete, dergi ve internet sayfasında düzenli olarak yayınlanmış,
  • Adnan Oktar’ın eserlerinden yararlanılarak 305 adet Türkçe ve 1200 adet yabancı dillerde belgesel filmler hazırlanmış,
  • Yalnızca Türkiye’de 250 adet yerel radyo, Adnan Oktar’ın kitaplarından oluşturulmuş ses kayıtlarını yıllardır düzenli bir şekilde yayınlamış,
  • Bu sesli anlatımlar 20 farklı yabancı dilde ve 20 ayrı ülkede pek çok radyo kanalında yayınlanmış,
  • Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 1000’den fazla fosil sergileri ve kitap sergileri organize edilmiş,
  • 2018 yılı itibariyle 1000’den fazla internet sitesi yayına açılmış, bu sitelerin 70’den fazla yabancı dil versiyonu oluşturulmuş, aylık 47 milyon ziyaretçi sayısına erişilmiş,
  • Her ay bu sitelerden 8 milyon belgesel ücretsiz olarak izlenmiş,
  • Her ay bu sitelerden 5 milyon kitap ücretsiz olarak indirilmiş,
  • Bu siteler 167 farklı ülkeden kullanıcılar tarafından ziyaret edilmiştir.

Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarının ilmi ve kültürel faaliyetlerini en genel biçimde, detaya hiç girmeden bu şekilde özetlemek mümkündür. Detaylara girilecek olursa, örneğin sırf kısa süre yayın hayatında kalan A9 TV’de üretilen binlerce program ve canlı yayınlara bakıldığında, ortaya konan gayret ve çabanın boyutları daha iyi anlaşılabilir.

Buna rağmen Adnan Oktar ve arkadaşları, güya “silahlı suç örgütü” oluşturmakla itham edilmiş ve hukuksuz şekilde yargılanarak 10.000 yıllık hapis cezalarına çarptırılmıştır. Yani, aynı Av. Mehmet Pehlivan’ın “Yargı Silahı” kitabında belirttiği şekilde “bir toplumsal hareketin yok edilmesi” hedeflenmiştir. Müvekkil Adnan Oktar’ın ilmi çalışmalarının öncüsü olduğu bu toplumsal hareket, modern, aydın, bilime ve sanata değer veren, özgürlükleri özellikle de kadın özgürlüğünü savunan, sosyal adaleti ve barışı isteyen, demokrat ve laik bir sevgi hareketidir.

2. MÜVEKKİL ADNAN OKTAR ve ARKADAŞLARI SUÇ VEYA SUÇA DAİR DELİLE GÖRE DEĞİL; İFTİRA, YALAN ve KARALAMALARLA YARGILANMIŞLARDIR

YARGI SİLAHI KİTABI, SAYFA 29

Yargı silahı stratejisinin temel yapısını "medya - yargı - siyaset" üçgeni oluşturur. Bu üçlü yapı, kurumsal güçlerin eşgüdümlü biçimde manipüle edilerek demokratik işleyişin ötesine geçen bir denetim ve yönlendirme mekanizmasına dönüştürülür.

Bu çerçevede yargı silahı, yalnızca yargısal süreçlerin istismar edilmesi değil, aynı zamanda medya aracılığıyla toplumsal algının biçimlendirilmesi yoluyla yürütülen özgün bir “suçlu seçme” pratiği haline gelir.

Kitapta anlatılana benzer şekilde, Adnan Oktar Davası’nın soruşturma aşamasında, Akit TV ile başlayan bir kara propaganda faaliyeti uygulanmıştır.

Akit TV’nin gerçek dışı haberleri ve bazı sunucularının mesnetsiz iddiaları ile yargı birimleri tahrik edilmek istenmiş, aynı zamanda ilerleyen süreçte yapılacak polis operasyonuna ve hukuksuzluklara kamuoyunda rıza üretilmesi hedeflenmiştir.

Temmuz 2018’deki polis operasyonu ile birlikte, önceden planlaması yapıldığı hemen belli olan bir biçimde, bazı basın yayın organlarına gizli soruşturma dosyasında yer alan yalan beyanlar ve iftiralar sızdırılmış, gerçekliği henüz araştırılmamış, hiçbir somut delil getirilmemiş hayali isnatlarla büyük bir linç kampanyası başlatılmıştır. Dosyanın etkin pişman sanıklarına ve müştekilerine verdirilen yalan beyanlar da bu beyanların basına sızdırılma şekli de kumpasın ta en baştan itibaren planmış birer stratejisi olarak ilerlemiştir.

Bu konuda sayısız örnek vermek mümkün olmakla birlikte, sadece “FETÖ Terör örgütüne yardım” ve “siyasi veya askeri casusluk” isnatları üzerinden bir kısım basında yürütülen karalama kampanyalarına bakmak, durumu tüm çıplaklığıyla ortaya koyacaktır:

BASINDA PAYLAŞILAN GERÇEK DIŞI “FETÖ BAĞLANTISI” HABERLERİNE ÖRNEKLER

BASINDA PAYLAŞILAN GERÇEK DIŞI “SİYASİ VEYA ASKERİ CASUSLUK” HABERLERİNE ÖRNEKLER

Tam da kitapta tarif edildiği şekilde “medya aracılığıyla toplumsal algının biçimlendirilmesi” faaliyeti planlı ve disiplinli şekilde yürütülmüş ve müvekkil Adnan Oktar ile arkadaşlarının yargılanmaları sırasında yapılacak hukuk ihlallerinin kamuoyunda görmezden gelinmesine yönelik bir atmosfer oluşturulmuştur.

Bu planlı psikolojik savaş yöntemini uygulayan bir kısım medya, ilerleyen süreçte Adnan Oktar bu hayali suçlamalardan BERAAT ETTİĞİNDE, VE BU BERAAT KARARLARI KESİNLEŞTİĞİNDE bu konuda tek bir satır dahi yazmamış, hiçbir şekilde haberleştirmemiştir.

Aynı durum, aylarca gerçek dışı haberler yapılan, dosyada dahi olmayan fantezi detaylarla süslenen kara para aklama, mal varlığı değerlerini yurtdışına çıkarma, vergi kaçakçılığı, nitelikli dolandırıcılık, resmi belgeyi yok etme gibi mesnetsiz suç isnatları için de aynı şekilde geçerlidir. Adnan Oktar ve arkadaşları bu suçlamalardan da beraat ettikleri ve beraat kararları kesinleştiği halde, bu konularda da basında hiçbir bilgiye, habere rastlamak mümkün olmamıştır.

3. BÜYÜK BİR SKANDAL VARMIŞ İMAJI OLUŞTURULARAK KAMUOYUNUN YÖNLENDİRİLMESİ HEDEFLENMİŞTİR

YARGI SİLAHI KİTABI, SAYFA 32

Yargı silahı stratejisinin medya ayağının göstergeleri, sanıkların mahkumiyet kararı olmadan suçlu ilan edilmesi, asılsız suçlamaların medya aracılığıyla abartılarak “skandal” şeklinde sunulması, soruşturmalara ilişkin gizli bilgilerin hukuka aykırı biçimde sızdırılması, sahte haberlerin yayılması ve sosyal medyanın manipülatif biçimde kullanılması olarak listelenmektedir.

Yukarıda da ortaya koyduğumuz gibi, Adnan Oktar Davası’nın hukuksuzluklarını gizlemek, suçsuz insanları güya “çok inanılmaz suçlar işlemişler gibi” lanse etmek ve kamuoyunu da bu kara propagandaya inandırmak için büyük bir çaba sarf edilmiştir. Ancak arif ve vicdanlı olan halkımız kimin mazlum ve mağdur olduğunu hemen anlamış, güzel bir basiretle müvekkil Adnan Oktar’ın sırf inancı ve kültürel çalışmaları nedeniyle derin devlet yapılanması tarafından hedef alındığını görmüştür.

Tüm bunlar yapılırken, gerek müvekkil gerek iddiaların içerisinde gösterilen arkadaşları ve hatta hemen hemen tüm avukatları hep birlikte göz altına alınmış, neredeyse tamamı tutuklanmış ve ivedilikle İstanbul’un yüzlerce km uzağındaki cezaevlerine dağıtılmışlardır. Yani basında sürdürülen karalama kampanyasına karşı kendilerini ifade etmelerine, asılsız iddialara cevap hakkı kullanmalarına hiçbir imkan tanınmamıştır.

Bazı ulusal TV kanallarında, Youtube gibi sosyal medya kanallarında, Adnan Oktar Grubu’na husumeti olan kişiler onlarca değil yüzlerce saat hesabıyla yayınlara çıkarılmış, hiçbir ahlaki veya etik filtre uygulanmadan, anlattıkları hayali hikayeler hiç tartılmadan, diledikleri senaryoları dillendirmelerine izin verilmiştir.

Bazı yayınlarda artık nefret suçuna varacak bir dil ve üslupla inanılmaz çirkin hakaretler ve asılsız ithamlar kullanılmış, şaşırtıcı bir şekilde hiçbir sunucu veya program yapımcısı da bir kere bile olsun uyarıda bulunmamıştır.

Daha da vahimi, ne sanıklara ne de avukatlarına tek bir kere olsun “cevap hakkı” tanınmamış, tüm hayali nefret senaryoları sadece bu husumetli kişilerin dile getirdiği şekilde kamuoyuna aksettirilmiştir.

Yapılan uygulamanın yanlışlığını anlamak açısından, bu husumetli kişilerin katıldıkları yayınlarda anlattıkları hayali senaryolar içinde, yukarıda belirttiğimiz beraat edilmiş konular da büyük bir yer kaplamaktadır.

Bu husumetli kişiler, sonradan beraat edilecek konularda dahi sahte bir “özgüvenle”, büyük bir “uzman edasıyla”, sanki bu suçlar gerçekmiş ve kendileri de güya bu suçların işlenişine şahit olmuşlar gibi rol yaparak karalamalarda bulunmuşlardır.

Elbette ki, bu husumetlileri yayınlarına çıkaran, iftiraları ve karalamaları gönül rahatlığıyla dillendirmelerine müsaade eden kurumlar, kanallar, sosyal medya yayıncıları, daha sonra bu masalların asılsız çıktığını, beraat kararlarının kesinleştiğini hiç dile getirmemiş, sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatlarını yaşamaya devam etmişlerdir.

Bu süreçte o iftiralara maruz kalan kişilerin aileleri, akrabaları, yakınları, arkadaşları yüzlerce saat boyunca bu çirkin psikolojik savaşın mağduru olmuş, ancak “basın” tarafından bu mağdurlara yönelik ufak bir özür dahi çok görülmüştür. Kendi aileleri, sevdikleri ya da yakınlarının asla yaşamasını istemeyecekleri bir zorluğun içine bu ailelerin atılmasından en ufak bir rahatsızlık duymamışlardır. Neticede 60 aile mensubu bu süreçte evlatlarının maruz kaldığı karalama, iftira, haksızlık ve zorluklara dayanamayarak vefat etmiştir.

4. MÜVEKKİL ve ARKADAŞLARININ KOVUŞTURMA SÜRECİNDE YAŞADIKLARI BAZI HUKUK İHLALLERİ

YARGI SİLAHI KİTABI, SAYFA 30

Liberal demokrasilerde sanığın temel hakkı olan yargıç ve savcı tarafsızlığı, yargı silahı süreçlerinin işletildiği davalarda çoğu kez ihlal edilmektedir. Bunun göstergeleri arasında;

1) Yargıç ve savcıların, davanın hedefindeki kişilerin siyasi rakipleriyle gizli kişisel ve ekonomik ilişkiler kurması,

2) Hakim ve savcıların atanmasından sorumlu kurullarda yetkisiz ve siyasi amaçlı değişiklikler yapılması,

3) “Forum shopping” yoluyla doğal hakim güvencesinin ihlal edilmesi,

4) Anayasal olarak güvence altına alınan kanunla belirlenmiş hakim” ilkesine aykırı şekilde yargıçların soruşturmanın amaçlarına uygun kişilerle değiştirilmesi,

yer alır.

Olağanüstü şekilde hızlandırılmış karar süreçleri bu noktada ön plana çıkar.

YARGI SİLAHI KİTABI, SAYFA 40

Brezilya'da doğal yargıç ilkesi Anayasal ve uluslararası sözleşmeler ile güvence altına alınmıştır. Fakat yargı silahı sürecinde bu ilkenin sistematik şekilde tekrar tekrar ihlal edildiği ifade edilir.

Kitapta bahsedilen Latin Amerika ülkelerinde karşılaşılmış hukuk ihlalleri, birebir aynı şekilde Adnan Oktar Davası’nda karşımıza çıkmıştır.

SAVCILARIN TARAFSIZLIĞI ŞÜPHELİDİR, ÇÜNKÜ;

Adnan Oktar Dosyası soruşturma savcıları, avukatların dosyaya sundukları lehe delillerin hiçbirini kabul etmemiş, kendileri de sanıklar lehine hiçbir delil kullanmamıştır. İddianamede sanıklar lehine tek bir satıra dahi yer verilmemiştir. Bu konuda çok örnek sunmak mümkün olmakla birlikte, sadece tek örnek dahi durumun vehametini ortaya koymak açısından yeterli olacaktır.

Soruşturma aşamasında Adnan Oktar’ın güya siyasi veya askeri casusluğa teşebbüs ettiği isnat edilmiş, bu konuda bir etkin pişmanlıkçının kendini hapisten kurtarmaya yönelik uydurma yalan beyanları kullanılmıştır. İddia makamı, soruşturma gereği olarak bu beyanları hem Milli İstihbarat Teşkilatı’na hem de Dışişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi’sine yazılı olarak ileterek rapor talep etmiştir.

Her iki kurumdan gelen raporlarda, söz konusu soyut beyanların herhangi bir casusluk suçu işlendiğini gösterecek kanıt değeri taşımadığı açık ve net bir şekilde tespit edilmiştir.

Buna rağmen iddia makamı, söz konusu raporlardan birisini iddianameye hiç almamış, alenen gizlemiş, diğer raporu da kullandığı kısımda inanılmaz bir hukuk dışı yorumla “evet böyle bir rapor var ama, bizce gene de burada casusluk suçu işlenmiş” diyerek Adnan Oktar’ın dayanaksız şekilde cezalandırılmasını talep etmiştir.

İddia makamının Adnan Oktar’ı ısrarla casuslukla itham etmesinin hiçbir somut ve hukuki dayanağı bulunmamaktadır. Ancak bu sayede basında yıllarca büyük bir kara propaganda yürütülmüş, ve ısrarın sebebi kovuşturma aşamasında netleşmiş, aynen Latin Amerika örneklerinde olduğu gibi, tarafsızlığı şüpheli Mahkeme Heyeti tarafından Adnan Oktar’a casusluk suçundan gerekçesiz şekilde hapis cezasına hükmedilmiştir.

Bu karar, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi tarafından ağır şekilde eleştirilerek bozulmuş ve beraat kararı verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Nitekim devam eden süreçte de (artık daha fazla ısrar etmenin derin oyunu açığa çıkaracağından da duyulan endişe ile olsa gerek) müvekkil Adnan Oktar bu mesnetsiz suçlamadan beraat ederek aklanmıştır.

Dosya savcılarının tarafsızlıklarını kaybettiklerine dair çok sayıda örnek bulunmakla birlikte, burada sadece birkaç başlığa daha yer vermemiz gerekirse;

  • Dosya savcıları, kanun şartları oluşmadığı halde el konan şirketlere TMSF’nin kayyum olarak atanmasını sağlamıştır. TMSF kayyumluğu, kanunen sadece ve sadece ilgili şirketin TERÖR ÖRGÜTÜ BAĞLANTISI olması durumunda uygulanabilmektedir. Adnan Oktar Dosyası’nda böyle bir durum olmadığı halde, TMSF baskı aracı olması için zorla atandırılmıştır. Kaldı ki iddia makamının durumu TMSF’ye bildirmesinden sonra kurum yetkilileri tarafından bir resmi evrak düzenlenmiş, kendilerinin mevcut şartlarda Adnan Oktar Davası sanıklarının şirketlerine kayyumluk yapmasının KANUNSUZ OLACAĞI beyan edilmiştir. Buna rağmen TMSF zorla kayyumluk görevine getirilmiştir. Normal bir kayyumun değil de TMSF’nin tercih edilmesinin altında, mutlak sorumsuzluk kalkanı altında, devam eden süreçte gerçekleştirilecek hukuksuz uygulamaların, şirket batırmaların, içlerinin boşaltılmasının veya devirlerinin sorgulanamaması, hesabının sorulamaması hesaplanmış olduğu imajı oluşmaktadır.
  • Gözaltına alınan 250’ye yakın şüphelinin tek birisiyle dahi yüz yüze gelmeyen, ifadelerini almayan dosya savcıları, etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen birkaç şüphelinin ifadelerini alırken taraflı ve hasmane tutumlar sergilemiştir. Bu ifadelerde ve bazı evraklardaki derkenarlarda, husumetli müştekilerden arkadaşlarıymış gibi bahsetmişlerdir.
  • Dosya savcıları, şüphelilerin hakkında iddianame düzenlerken sözde örgüt üyesi olarak kabul ettikleri kriterlerin hepsini ve fazlasını barındıran kişileri, sırf aleyhe ifade vermeleri karşılığında müşteki veya tanık olarak değerlendirmiş, bu kişileri kayırmışlardır.
  • Dosya savcıları, iddianameyi kaleme alırken kanunun amir hükmü olan iddia edilen suçun gerçekleştiği yer, tarihi ve saati gibi bilgileri ortaya koyamamış, bunları hiçbir somut delille ilişkilendirememiştir.
  • Dosya savcıları, haklarında etkin pişmanlık kapsamına girmeyen birden fazla cinsel suç iddiası olanlar da dahil, tüm etkin pişman şüphelileri haksız şekilde tahliye ederek bu kişileri suçlayıcı yalan beyanlar karşılığında kayırdıklarını bir kere daha göstermişlerdir.
  • Dosya savcıları, kovuşturma aşamasında sanıklardan belge kaçırmış, müştekiler tarafından sunulmuş çok sayıda dijitali gizlemişler, bu şekilde bunlara karşı sanıkların savunma haklarını kullanmasını engellemişlerdir. Bu belgeler sadece katılan vekillerine açılmış, bu avukatlar da sanıkların daha önce hiç görmedikleri, haberleri dahi olmayan hukuk dışı konuları tam o sanığın sorgusu yapılacağı gün ortaya çıkararak kendilerince bir baskın yapma, hazırlıksız yakalayarak gafil avlama çabasına girişmişlerdir.

YARGIÇLARIN TARAFSIZLIĞI ŞÜPHELİDİR, ÇÜNKÜ;

Sadece yukarıda verdiğimiz son derece mesnetsiz, içi bomboş, gerçek dışılığı sayısız karşı delil ve MİT ve Dışişleri Bakanlığı raporları ile de kanıtlanmış casusluk suçlamasından verilen hukuksuz hapis cezası tek başına mahkeme heyetinin tarafsızlığını kaybettiğini göstermekle beraber, bundan başka yüzlerce gösterge daha mevcuttur.

Elbette ki bunların tamamını burada aktarmamız mümkün değildir. Adnan Oktar Davası sanıklarının temyiz başvurularında, binlerce sayfayı dolduran bu konu, hukuk uygulandığında mutlaka önemli bir delil olarak yeniden değerlendirilecektir. Şimdi sadece örnek olması bakımından birkaç başlığı sunmamız gerekirse;

  • Doğal Hakim İlkesi’ne aykırı şekilde oluşturlan heyetle yargılama yürütülmüştür.
  • Mahkeme heyeti, sanıkların dinletmek istedikleri ve hatta duruşma salonu kapısında hazır ettikleri savunma tanıklarının hiçbirisini dinlememiştir. Bunların arasında müştekilerin yakın akrabaları ve iddia edilen olayların gerçek olmadığına şahitlik edecek kişiler mevcuttur.
  • Mahkeme heyeti, sanıkların ve müdafilerin tüm delil araştırma taleplerini reddederek tek birini dahi yerine getirmemiştir.
  • Mahkeme heyeti, tüm müşteki ve tanıkları, sanıkları duruşma salonu dışına çıkararak dinlemiş, onlara soru sorma ve beyanlarını sınama imkanını ellerinden almış, daha sonra bu kişilerin ifadelerini sanıklara okumadan yargılamayı tamamlamıştır.
  • Mahkeme heyeti güya cinsel saldırı mağduru olduğunu iddia eden kadınların hiçbirini Adli Tıp Kurumu’na sevk etmemiştir. Sanık müdafileri arasında görev yapan Prof. Dr. Ahmet Gökçen, uzun yıllardır hukukçu olduğunu ve şu an yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun hazırlanmasında da görev yaptığını ancak cinsel saldırı isnadı olup Adli Tıp Kurumu raporu alınmadan bir ceza kararına hükmedildiğini asla görmediğini ifade etmiştir.
  • Sanık ifadeleri alınmaya başlandığında sanıklara iddianamedeki iddialara cevap verme hakkı tanınmamış, “esasa şimdi girmeyeceksiniz” denilerek sözleri kesilmiştir. Sanıklar savunma delillerini sunma, müşteki beyanlarına cevap verme, isnatlara açıklık getirme haklarının hiçbirini kullanamamışlardır. Ayrıca, sanıkların savunma yapma süreleri dakikalarla sınırlandırılmış, tutuksuz yargılananlara 15 dk, tutuklu yargılananlara 60 dakika savunma süresi biçilmiştir. Haklarında onbinlerce yıl cezalar istenilen, onlarca farklı isnatla suçlanan sanıkların hemen hemen hiçbiri, süresinde savunmasını tamamlayamamıştır. Sanıkların birkaç dakika daha ek süre istekleri Mahkeme Başkanı tarafından bağırılarak ve azarlanarak reddedilmiştir.
  • Mahkeme heyeti, hazırlık aşamasında ifadeleri alınmış ve iddianamede taraf olarak gösterilen tam 60 kişinin dinlenmesinden keyfi olarak vazgeçmiştir.
  • Mahkeme heyeti, duruşma tutanaklarında “evrakta sahtecilik” boyutunda değerlendirilen tahrifatlar yapmıştır. Bu konuda çok detay olmakla beraber, sadece birisi bile durumu ortaya koymaya yetecektir: Mahkeme Başkanı, sanıklara belli konularda savunma yapma kısıtlaması getirdiği halde, bunun hukuksuz olduğunu bildiği için bu durumlarda sık sık SEGBİS kaydını durdurmuş, hemen hazırlanması gereken duruşma tutanakları aylar sonra yazıya geçirildiğinde Başkan’ın tüm o usulsüz eylem ve ifadelerinin çıkarıldığı ve bunun yerine güya sanıklara her konuda savunma hakkı tanındığı yazılmıştır. Kayıtların durdurulmasığı kısımların deşifrelerini analiz eden uzman bilirkişi mütalaası ile, yapılan sahtecilik ispatlanmıştır.
  • Mahkeme heyeti, ilk celseden itibaren sayısız usul hatası yapmış ve çok fazla sayıda hukuka aykırı uygulamaya sebebiyet vermiştir.
  • Nitekim İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1 Ceza Dairesi, söz konusu yerel mahkemenin vermiş olduğu 711 hükmün 708’ini hukuka ve usule aykırı olduğundan bozmuştur.

5. ADNAN OKTAR DAVASINDA DOĞAL HAKİM İLKESİ İHLAL EDİLMİŞTİR

YARGI SİLAHI KİTABI, SAYFA 41

Bu durum, örneğin belli soruşturma ve davalarda eleştirel ya da iktidar politikalarıyla uyumlu olmayan kararlar veren hakimlerin başka yerlere tayin edilmesi, bazı mahkemelerde görev dağılımının belirli tür dosyaların belirli hakimlerin önüne düşmesini sağlayacak biçimde düzenlenmesi ya da, terfi ve kritik görevlere getirilmelerde mesleki liyakatten ziyade "uyumlu" görülen yargı mensuplarına öncelik verilmesi gibi uygulamalarda somutlaşmaktadır. Böylece, kişilerin kanunla önceden belirlenmiş, bağımsız ve tarafsız "doğal yargıç" önüne çıkma hakkı kağıt üzerinde korunuyor görünse de HSK'nın siyasal etkiden arındırılmamış yapısı bu güvencenin pratikte içini tamamen boşaltmaktadır.

2019 yılında ilk Adnan Oktar Davası iddianamesi hazırlandığında, İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi Hakim Heyeti;

  • Başkan Utku Ercan,
  • Üye Mahmut Başbuğ ve
  • Üye Hasibe Doğan’dan oluşmaktadır.

Heyet iddianameyi iade ederek geri göndermiş, iade kararından 1 hafta bile geçmeden Başkan Utku Ercan başka bir mahkemeye gönderilmiştir. Yerine ise üyelerden Mahmut Başbuğ başkanlığa getirilmiştir.

Muhtemelen bu değişikliğe rağmen mevcut heyet ile yargılamanın “istenildiği doğrultuda” ilerlemeyeceği düşüncesiyle, iddianame bu sefer İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tevzi olmuştur. Ancak bu mahkeme de iddianameyi kabul etmemiş, üstelik yapılan işlemin de “doğal hakim ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle” iddianameyi iade etmiştir.

Bu şekilde netice alınması mümkün olmamış ve iddianame yeniden İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’ye tevzi olmuş, 19.07.2019’da da burada kabul edilmiştir. İddianameyi kabul eden ve tensip zaptını düzenleyen heyette;

  • Başkan Mahmut Başbuğ,
  • Üye Hasibe Doğan ve
  • Sonradan atanmış olan üye Tarık Çiftçioğlu’dur.

29.07.2019’a geldiğimizde ise, iddianameyi kabul eden ve tensip zaptı ile kovuşturmaya başlayan heyette BİR KERE DAHA değişiklik yapılmıştır. Başkan Mahmut Başbuğ görevinden alınmış, yerine ise Başkan olarak Galip Mehmet Perk atanmıştır. Üye Hasibe Doğan’ın da yeri değiştirilmiş ve onun yerine Talip Ergen üyeliğe getirilmiştir. Son durumda;

  • Başkan Galip Mehmet Perk,
  • Üye Tarık Çiftçioğlu ve,
  • Üye Talip Ergen ile yargılamaya devam edilmiştir.

Adnan Oktar Davası’na bakacak heyet adeta isim isim özel olarak ayarlanmış ve yargılamanın temel kuralı olan “Doğal Hakim İlkesi” alenen ihlali edilmiştir.

Bu sonradan oluşturulan heyet, davayı hükme bağladıktan hemen sonra yeniden dağıtılmış ve 18.02.2020 itibariyle başka hiçbir dosya almamıştır. Hatta heyetin gerekçeli kararı yazma fırsatı dahi olmamıştır. Bu yapılanın 'Doğal Hakim İlkesi'ne aykırı olduğu çok açıktır.

Söz konusu hukuka aykırılığı bilimsel mütalalar yazarak tesbit edenler arasında çok değerli hukuk duayeni Türk Ceza Kanunu’nu yazan hocalar, akademisyenler ve Yargıtay onursal daire başkanları yer almaktadır.

Ancak şaşırtıcı bir şekilde, Adnan Oktar Dosyası’nı incelemekle görevlendirilen istinaf mahkemesi de, temyiz mahkemesi de bu açık hukuksuzluğu GÖRMEZDEN GELMİŞTİR.

Sayısız hukuk ihlali içinde yürüyen yargılama sürecinde, yerel mahkemenin ilk ceza kararından sonra sanıklar ve avukatları bu cezaları istinaf etmişler, dolayısıyla Adnan Oktar Dosyası istinaf mahkemesine gönderilmiştir.

Dosyayı tam 1,5 yıl boyunca titiz şekilde inceleyip değerlendiren İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi, ceza kararlarının tamamını bozmuştur. Yaşatılan hukuksuzluklara da üstü kapalı şekilde değinen ve hukuksuz kararları yer yer ağır şekilde eleştiren heyet, isnatların hemen hemen tamamı için beraat veya davanın düşmesi gerektiğini tespit etmiştir.

Bu karar, kumpası kurgulayan ve icra eden bir kesimde adeta şok etkisi yaratmıştır. İlk birkaç günlük sessizliğin ardından acil eylem planı oluşturan ve bu planı uygulamaya koyan karanlık yapı, öncelikle istinaf mahkemesi heyetini karalamaya ve verilen kararı değersizleştirmeye girişmiştir. Kısa sürede basında Adnan Oktar düşmanlığıyla tanınan bazı gazetecilerin de devreye sokulmasıyla kara propaganda başlamıştır. Bu faaliyet neticesinde, Adnan Oktar ve arkadaşlarına beraat kararlarını veren, yargılamadaki hukuksuzlukları belgeleyen istinaf mahkemesi heyeti hakkında jet hızıyla soruşturma açılmıştır. Bunu müteakip, hakimler tenzil-i rütbe ile görevlerinden alınarak başka mahkemelere atanmıştır. Ne yazık ki linç bununla da kalmamış, bu hakimler hakkında dava açılmış ve yargılama süreci başlatılmıştır. Hakimler halen yargılanmaktadır.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1 Ceza Dairesi’nin 25-30 YILLIK KIDEMLİ ve tecrübelerine tüm hukuk camiasının saygı duyduğu HAKİMLERİ SIRF -KANUN VE İÇTİHATLARI ESAS ALARAK- BOZMA KARARI VERDİKLERİ İÇİN;

>>> Yalan söylemeyi ve iftirayı alışkanlık haline getirmiş,

cinayet işlemekten olağan bir şeymiş gibi bahseden,

birçok genç kadın üzerinde baskı kurduğunu itiraf eden,

kar maskesi ve silahla fotoğraf çektirip sosyal medyada yayınlayan ÖZKAN DENİZ (MAMATİ) ve

>>> Kendi öz kızını cinsel saldırı iftirası gibi çirkin bir kumpasta malzeme olarak kullanmaktan çekinmeyen,

Cumhurbaşkanı’nın yakın akrabalarını sosyal medyadan tehdit eden,

hakkında yakalama kararı çıkarılan,

Kazakistan’da bir Türk bankasını zarar uğratma olayına adı karışan FIRAT DEVELİOĞLU

gibi kişilerin İFTİRA VE KARALAMALARI;

>>> NEDİM ŞENER, HİLAL KAPLAN, SELMAN ÖĞÜT, BURAK BEKİROĞLU, MÜCAHİT BİRİNCİ gibi kişilerin sosyal medyada yaptıkları KARALAMA VE ALGI OPERASYONLARI

neticesinde görevlerinden uzaklaştırılmış, haklarında soruşturma başlatılmıştır.

NE YAZIK Kİ BUGÜN HUKUKSUZLUKLARDAN ŞİKAYET EDENLERİN BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU BU YAŞANANLARI SESSİZCE KENARDAN İZLEMİŞ, BU SESSİZLİK HUKUKSUZLUK KABUSUNUN TÜRKİYE’Yİ SARMASININ SEBEBİ OLMUŞTUR.

Üstelik daha da vahim olanı 25-30 yıllık tecrübeye sahip hakimlere yönelik karalama kampanyaları başlatanlar bir çok tv programına ve youtube kanalına katılarak, büyük bir pervasızlıkla kendilerinin “DEVLETİN ÜZERİNDE BİR GÜÇ” olduklarını açıklamışlar ve yargı mensupları üzerinde baskı kurduklarını övünerek anlatmışlardır. Ne bir spiker ne bir programcı bu anormalliğin üzerinde durmamış, göz göre göre hukukun çiğnenmesine seyirci kalmıştır.

Örneğin, Veryansın TV isimli YouTube kanalında 11.02.2024 tarihinde Özkan Deniz (Mamati) açıkça “Şu an bizim yaptığımız organizasyon, bu devletin de üzerinde bir güç bu” demiştir:

Özkan Deniz (Mamati): Hocam bak, en güzel organizasyon şu an bizim yaptığımız organizasyon. BU, DEVLETİN DE ÜSTÜNDE BİR GÜÇ BU.... (Veryansın TV, 11.04.2024, https://www.youtube.com/watch?v=x9mwdiSqppk)

Özkan Deniz (Mamati) 14.02.2024 tarihli Flu TV yayınında ise yargı mensuplarını ve üst düzey kamu görevlilerini doğrudan hedef alarak adeta aba altından sopa göstermiş ve onlara dayatma yaptıklarını ikrar etmiştir. Bu konuşmasında kullandığı “devlet köstek olmasa iyi” cümlesi ise husumetli müştekilerin devleti bile hiçe sayacak cüreti gösterebilen bir yapılanma içinde olduklarını, hukuk sınırları içinde hareket etmediklerini, derin devlet yöntemleriyle netice almayı hedeflediklerini açıkça gözler önüne sermektedir.

Özkan Deniz (Mamati): Şöyle bakın, ben bir sene için anlatıyorum. 3 TANE YÜKSEK YARGI MENSUBU, BİR TANE YÜKSEK SAVCI, BİR TANE ESKİ BAŞSAVCI, BİR TANE MKYK ÜYESİ, BİR TANE MİLLETVEKİLİ, BİR TANE BİR ÜST DÜZEY BÜROKRAT, BÖYLE SAYMAKLA BİTMEZ.NE DEVLET DESTEĞİ. YA DEVLET KÖSTEK OLMASA İYİ. (FluTV, 14.02.2024, https://www.youtube.com/watch?v=Rs-v44QNFDQ)

Görüldüğü üzere Özkan Deniz (Mamati) bu kişilerin üstünde, devlete rağmen baskı kurduğunu açıkca ikrar etmektedir. Bunu elbette tek başına yapmamaktadı, nitekim konuşmasında, “Bizim organizasyon” demekte devletin üstünde diye nitelediği bir derin yapılanmadan bahsetmektedir. İşte bu derin devlet yapılanmasıdır.

Dikkat edilirse baskı altına aldıkları kişileri de tek tek saymıştır: Başsavcı, yüksek savcı, milletvekili, mkyk üyesi, 3 tane yüksek yargı mensubu, üst düzey bürokrat.. Bu konuşmanın anlamı, “Bu kişilere baskı yapıp istediğimiz kararı çıkarttıran devlet üstü bir yapılanmayız biz” demektir. Üstelik bu saydıkları kendi beyanına göre sadece son bir sene içindekilerdir. 2018’den beri kimbilir kimlere etki ettiklerini buradan çıkarmak mümkündür.

Konuşmasında dikkat çeken bir vurgu da, “Devlet köstek olmasa daha iyi” sözleridir. Devletin köstek olmasından kast ettiği ise açıktır: Devlet hukukla işler. “Hukuk işlerse bize köstek olunmuş olur” demektedir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1 Ceza Dairesi’nin bozma kararı devletin onlara, onların tanımıyla, köstek olmasıdır. Bu kişler, “Devlet yani hukuk bizim işlere hiç karışmasın, biz karanlık yollardan işimizi görüyoruz” demektedirler. Normal bir hukuk düzeninde bu cümlelerin her birinin soruşturma konusu olması gerekirken şaşırtıcı bir şekilde birçok kişi anlamazdan gelmeyi tercih etmektedir.

Dosyanın husumetli müştekilerinden Fırat Develioğlu da katıldığı bir programda yargı mensupları üzerinde kurdukları dayatma ve baskı sistemini açıkça dile getirmektedir:

Fırat Develioğlu: …İşte HER SAVCIYA HAKİME YENİDEN ATANDIYSA YENİDEN AYNI DURUMU ANLATMAK ZORUNDA KALIYORUZ… BUNA (ADNAN OKTAR’A) BUNU YAPMA. BUNA BUNU YAPARSAN ŞUNLARA SEBEBİYET VERİRSİN DİYE…

(https://www.youtube.com/watch?v=gyDuxN4Az9E; KRT TV, Seçil Özer ile Başka Bir Gün, 13.02.2024, TV Sun)

Bu kişinin hangi yetki ve konumla Devletin savcısına, hakimine neyi nasıl yapacağını anlattığı sorulması gereken bir sorudur. Devletin savcısı, hakimi kanunları bilmiyor olamayacağına göre bu kişinin yol ve yöntem göstermesi nasıl olabilir? Gösterdiği yol ve yöntem nedir? Açıktır ki bu konuşma, yargı mensuplarına “hukukla hareket etme, hukuka aykırı uygulama yap” baskısıdır. Elbette, Devletimizin dürüst savcı ve hakimleri üzerinde bu gibi kişilerin baskı ve dayatmalarının etkisinin olması söz konusu değildir. Ancak en azından karşısındaki sunucunun “Siz devletin savcısına, hakimine nasıl böyle bir talimat verebilirsiniz” diye sorgulaması gereklidir. Bu sorgulama yapılmadığı müddetçe, bir gün herkes benzer hukuk dışı bir uygulamaların mağduru haline gelmektedir.

ÖZETLE;

Adnan Oktar Davası’nda yaşanan hukuksuzluk süreçlerinin aynen Av. Mehmet Pehlivan’ın kitabında ortaya koyduğu gibi, Latin Amerika ülkelerinde yaşanan örneklerle aynı biçimde gelişmesi, ülkemizdeki hukuk güvenliği ve yargıya duyulan güven açısından son derece sıkıntılı bir görüntü oluşturmaktadır.

İBB Davası dahilinde şikayet edilen ve eleştirilen hukuk ihlallerinin bire bir aynıları, 2018 yılından beridir Adnan Oktar Davası’nda yaşanmaktadır. Üstelik, İBB Davası’nda tüm baskı ve zorlamalara, tüm hukuksuzluklara rağmen sanıklara tanınmış olan haklar, Adnan Oktar Davası’nda hiçbir şekilde tanınmamıştı. Bunların arasında sadece 3 örnek vermemiz gerekirse;

1

Sayın Ekrem İmamoğlu avukatlarıyla istediği sürelerde görüşme yapabilmekte, kendi el yazılı notları cezaevinden çıkarılarak sosyal medyada milyonlara duyurulmaktadır. Müvekkil Adnan Oktar Sayın İmamoğlu ve diğer sanıkların bu özgürlüklerini kullanmalarından memnuniyet duymaktadır. Ancak müvekkile 2018’den beri kesintisiz şekilde avukat görüş kısıtlaması uygulanmaktadır. Bu yüzden müvekkil Adnan Oktar;

  • Avukatlarıyla sadece kısıtlı günler ve kısıtlı saatler içinde bir araya gelebilmekte,
  • Avukatların yanlarında getirdikleri tüm hukuki evraklara, dilekçelere ve savunma çalışmalarına el konulmakta,
  • Bu evraklar uzun bir süreçte hem cezaevi yönetimi hem de infaz hakimliği tarafından tek tek incelendikten sonra müvekkile teslim edilmekte, bu teslim süresi bazen günler bazen haftaları bulabilmekte,
  • Müvekkil ile avukatının görüşü sırasında kabinde ceza infaz memuru hazır beklemekte, tüm konuşmayı baştan sona dinleyerek notlar almakta,
  • Aynı zamanda tüm görüş 3 ayrı kamera ile görüntü ve ses kaydına alınmaktadır.

Öte yandan, dışarıya not iletmek bir yana, Adnan Oktar’ın cezaevi dışına herhangi bir mesaj gönderdiğine dair bile tek bir delil yokken, üstelik tüm görüşmeleri yukarıda ortaya koyduğumuz gibi kayıt ve kontrol altındayken, güya dışarıya notlar gönderdiği ve güya olmayan bir örgütü yönetmeye devam ettiği iddiasıyla hakkında yeni davalar açılmakta, bir kere daha yargılanmaktadır.

2

Ekrem İmamoğlu Davası’nda sanıklar, kendilerine suçlamalar yönelten müştekiler ve etkin pişman sanıklarla yüzleştirilmektedir. Bu kanuni bir haktır ve bu kanuni haklarından faydalanmış olmaları güzel bir gelişmedir.

Görünen o ki bu yüzleşmelerde sorulan sorularla birçok çelişki ortaya çıkarılmış, sanıklar savunmalarını etkili bir şekilde delillendirmişlerdir. Bazı etkin pişman sanıklar da ilk ifadelerinden ve haksız suçlamalardan dönmüş, sanıklarla mahkeme salonunda karşı karşıya geldiklerinde, kendilerine yönetilen sorular sayesinde doğru söylemedikleri açığa çıktıkça, gerçeği anlatmaya başlamışlardır.

Ne var ki Adnan Oktar Davası'nda hiçbir etkin pişman sanık ya da müştekiye soru sorma hakkı sanıklara tanınmamıştır. İftira atanlara, yalanlarını devam ettirebilmeleri, ifadelerindeki çelişki ve açmazların gözler önüne serilmemesi için son derece geniş ve hukuk dışı imtiyazlar sağlanmıştır.

Kendisine soru sorulması ihtimali dahi olmayan, yalan söylediğinde deşifre edilmeyeceğini, çelişkili bir beyan verdiğinde bunun açığa çıkmayacağını bilen kişinin yalanlarını sonuna kadar rahatça devam ettireceği açıktır. Hatta kimi zaman sahte mağduriyetlerini göz yaşlarıyla süslediğinde iftira atarak elde ettiği hukuki menfaatleri muhafaza edeceği de garantilenecektir. Adnan Oktar Davası'nda da tam böyle olmuştur.

3

Ekrem İmamoğlu Davası’nda sanıklar, haklarındaki iddiaları çürütebilecek, bu iddialardaki çelişkileri ortaya koyabilecek ve en önemlisi bunları kamuoyuna duyurabilecek imkanları bulabilmektedir.

Özellikle Halk TV, Sözcü TV, Tele2, Cumhuriyet TV, Birgün TV gibi kanallarda, duruşmaları takip eden gazetecilerin Youtube yayınlarında, sosyal medya mecralarında ve sadece gazeteciler tarafından değil sanıkların yakınları ve hatta kendileri tarafından da pek çok kullanıcı hesabında, iddianamenin çelişkileri, açmazları her gün afişe edilmektedir.

Siyasetçiler, gazeteciler her gün canlı yayınlara katılarak, köşe yazıları yayınlayarak tespit ettikleri hukuk ihlallerini, iddianamede yer alan çelişkili veya dayanaktan yoksun suç isnatlarını kamuoyuyla paylaşmaktadır.

Oysa Adnan Oktar Davası sırasında bu şekilde yayın yapmaya cesaret edebilen tek bir kanal, tek bir gazeteci, tek bir sosyal medya yorumcusu bile ortaya çıkmamıştır. Bilakis, tutuksuz yargılanan sanıkların sosyal medya hesapları dahi hemen erişime engellenmiş, Adnan Oktar Davası'ndaki çelişkileri ve hukuksuzlukları hukuki bir üslupla anlatan bazı sanıklara sırf bu sebeple yeniden soruşturma açılmıştır.

Daha inanılmaz olan ise, bu kişiler sırf maruz bırakıldıkları hukuksuzlukları duyurmaya çalıştıkları için tutuklanarak İstanbul’dan yüzlerce km uzaklıktaki cezaevlerine yollanmıştır. Bazıları 2 yıl olmak üzere, sırf bu sebeple cezaevinde tutulmuşlar, haklarında ceza davası açılmış ve halen yargılamaları devam etmektedir.

Sonuç olarak;

Akılcı ve dikkatli bir değerlendirme yapıldığında bugün Türkiye’nin içine düştüğü hukuksuzluk kabusunun müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarına yapılanlarla başlamasının tam bir derin devlet oyunu olduğu hemen görülmektedir. Bu oyunun planlayıcısı İngiliz Derin Devleti, uygulayıcısı ise buradaki bazı uzantılarıdır. Oyunun özü, müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarını hedef almak suretiyle, derin devletin karanlık emelleri ve çıkarları doğrultusunda istediği gibi at koşturabileceği dehşetli bir hukuksuzluk, adaletsizlik ve eşitsizlik iklimini Türkiye'de hakim kılmaktır.

Müvekkil Adnan Oktar’a, gerek sol camiadan gerekse geleneksel din anlayışına sahip sağ kesimlerden, bunların ideolojilerine ve bazı hatalı düşüncelerine karşı yaptığı etkili kültürel çalışmalar nedeniyle bir öfke duyulduğu açıktır. Derin devlet, normalde hiçbir konuda ittifak etmeyen bu iki taban tabana zıt ideolojik kesimin öfkesini Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı kullanıp arkasına almıştır. Her iki zıt ideolojinin çeşitli yayın organlarında, Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı 8 senedir ortak bir işbirliği icinde yürütülen karalama ve linç kampanyasının ardında işte derin devletin bu kirli oyunu vardır.

Ortadoğu’da ne zaman bir ülke parçalanmak ya da güçten düşürülmek istense ilk atılan adımlardan biri hukuksuzlukların yaygınlaştırılması ve demokrasinin rafa kalktığı imajının oluşturulmasıdır. Müvekkil Adnan Oktar ve arkadaşlarına hukuksuzluk yapıldığında ideolojik husumet nedeniyle bazı kesimlerin ses çıkarmayacağı bazı kesimlerin ise coşkuyla bu hukuksuzluklara destek vereceğini hesap eden derin devlet yapılanması bunu sonuna kadar kullanmıştır.

Müvekkil Adnan Oktar operasyonun yapıldığı ilk günden itibaren yapılan hukuksuzlukların, bunları alkışlayan ya da bunlara sessiz kalanları da pek yakında içine alacak ülke çapında bir felakete dönüşeceği konusunda defalarca uyarıda bulunmuştur. Buna rağmen, o zaman bu uyarıları ısrarla duymazdan gelenler bugün nasıl bir kabusun ülkemizi sardığını daha net bir şekilde görmektedir. Bu mevcut halin değişmesi, hukuk düzeninin yeniden tesis edilmesi için ilk yapılması gereken şey ise inancına, düşüncesine, yaşam tarzına göre ayrım yapılmadan gerçekten “herkes için adalet”in hep birlikte talep edilmesidir. Bu konudaki samimiyet halkın güven duyup duymamasının da turnusolu niteliğindedir. Hukuksuzluklara sırf müvekkil ve arkadaşlarına yapıldı diye göz yumulmaya devam edilmesi durumunda bugün yaşanılanlardan çok daha fazlasının ülkeyi kuşatacağını görüp, bu konuyu bir beka meselesi olarak ele almak gerektiği açıktır. Müvekkil Adnan Oktar samimi ve dürüst tüm siyasilerin ve Devletimizin değerli memurlarının bu konuda vicdanlı davranacağına güvenmektedir.

Saygılarımızla kamuoyunun bilgilerine arz ederiz. 27.04.2026

Yorum Gönder

0 Yorumlar